Adana FM

Suavi: ‘Yeni normal’ dönem, emekçi lehine bir yenilik içermiyor

Öncelikle salgın süreci sanat camiasını da sarstı. Konserler, turneler iptal edildi, tüm planlar birden bire askıya alındı. Siz bu süreci nasıl …

Öncelikle salgın süreci sanat camiasını da sarstı. Konserler, turneler iptal edildi, tüm planlar birden bire askıya alındı. Siz bu süreci nasıl geçirdiniz?

Haklısınız. Tüm festival ve konser bağlantılarımız iptal edildi. Ne yazık ki bu ve benzeri tüm süreçlerde ilk ve en uzun soluklu sanat ve müzik susar veya susturulur, üstelik ne zaman önü açılacağı da asla belli değildir. Çünkü ülkemizi yöneten iktidarların ve genel olarak devletin oturmuş, sürdürülebilir, kalıcı, kapsayıcı, sahiplenici ve koruyucu bir sanat ve sanatçı politikası, perspektifi ve sevgisi kesinlikle yok. Sanatçıların da, müziğin ve sanatın doğasında var olan o “müthiş” güçlerini kullanacağı, tek çatı altında örgütlü bir yapıları olmadığı İçin, bu meslek kolu açısından maddi yıkım daha da hasar yaratarak seyretmekte.

Tüm bunlardan hareketle ben de bu sevimsiz süreci, hareket kabiliyeti kısıtlı olarak ve maddi, manevi bedel ödeyerek yaşadım ve yaşıyorum. Üstelik daha ne kadar süreceğini de öngöremiyorum. Herkes gibi ben de bu süreci sahipsiz, her türden güvenceden yoksun ve adeta “kaderine terk edilmiş” insanlar gibi yaşadım ve yaşıyorum. “Aldırma be kalender, bu da geçer // geçer ama birader, deler de geçer” diyerek!


“HER ŞEY DAHA ANORMAL”

Salgın bitmiş değil fakat “Yeni normal” adı verilen bir sürece de girdik. Bu dönemle ilgili ne düşünüyorsunuz, yeni planlar şekillenmeye başladı mı?

Salgın kesinlikle bitmiş gözükmüyor. Dahası, iktidarların, yöneticilerin ve insanlığın da salgının ne zaman, nasıl, ne şekilde biteceğine ilişkin bir somut tespiti yok. “Yeni normal” denen şeyin aslında, “eski anormal”i, yani kapitalizmin yeni dünya düzenini şekillendirmesindeki “kötü” makyajlı hali olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ortada kesinlikle “normal” bir şey yok ve her şey daha da “anormal”. Toplumsal, iktisadi, siyasal bir barış ve refah müjdeleyen toplumların ve emekçi insanların lehine hiç “yeni” bir şey de içermiyor. Görünen odur ki, müzik ve sanat adına kalıcı, tüm sektörü kapsayan, nefes aldırıcı, adil ve özgür bir yeni yapılanmadan, yenilenmeden de bahsetmek mümkün değil. Gidişat, gemisini kurtaranın kaptan sayıldığı, bencilliğin egemen olduğu, güce dayalı ve işbirlikçi, menfaatperes bir sığlığın zirve yaptığı, “Biz” diyebileceğimiz tüm değerleri imhaya yönelik bir pespayeliğe dönüştürmekte ve tüm bunlar büyük bir hızla gerçekleşiyor.

Salgın nispeten yeni bir konu, otoriter iktidar ve baskılar ise uzun süredir gündemimizde. Siz, şarkılarınızda umudu, özgürlüğü, emeği vurgulayan bir sanatçı olmanızın yanı sıra söylemlerinizle de dikkat çeken sanatçılardansınız. Bu baskı mekanizması sizi nasıl etkiliyor? Örneğin geçmiş yıllarda sosyal medya üzerinden yaptığınız bir paylaşım üzerine Cumhurbaşkanı’na hakaretten yargılandınız. Bu ve bunun gibi baskılarla ne sıklıkta karşılaşıyorsunuz?

68’liler ve 78’liler gibi iki dev kuşağın, büyük yıkımların ve gerici-ırkçı-politik salgınların içerisinden çıkıp geldiği doğrudur. İşte tam da bu nedenlerle ben umudu, özgürlüğü ve emeği söylemeye, savunmaya, dillendirmeye devam ediyorum. Çünkü, insanı insan yapan değerlerin bunları içerdiğini biliyorum ve doğal olarak, işaret ettiğiniz baskı döneminden ben de her “muhalif” gibi, payıma düşeni alıyorum. Bunu da asla abartmıyorum. Yaşananın ve amaçlanan şeyin ne olduğunun farkındayım, çok net anlıyor, görüyor ve biliyorum. Bu arada bir düzeltme yapmak ve bilgi vermek isterim. Benim devam eden davalarım var ama hiç birisi “medya üzerinden yapılmış bir paylaşım” nedeniyle açılmış davalar değil. Artık yeni bir tür muhbirlik uygulanıyor.

Buna göre bazı şahıslar, Suavi konserine geliyor ve benim konserde yaptığım konuşmaları kendince yorumlayıp, o anda ilgili Cumhuriyet Savcısı veya emniyet birimini arayarak “burada cumhurbaşkanına hakaret ediliyor” diyerek ihbar ediyorlar. İşin ilginci bu türden bir ihbar, hemen ciddiye alınıyor. Ardından konser devam ederken emniyetten birileri gelip konser bant kayıtlarına el koyup, çözümleme için savcılığa iletiyor. Sonra ise, tüm konser kaydını dinleyerek bazı çıkarsamalar yapıp, adeta bir suç İsnat ediyorlar ve ardından “ayıkla pirincin taşını” diyebileceğimiz bir süreç başlıyor.

Sonuç olarak bilinmelidir ki bizler, hiç bir zaman insanın kişilik haklarına saldıran, belden aşağı vuran, küfür eden, namus ve ahlaki değerleri hedef alan lümpenlerden olmadık. Çünkü sosyalistler, kanıtlayamayacağı hiç bir şeyi söylemezler, savunmazlar ama diğer taraftan birileri, işlerine geldiği gibi anlamakta ısrar ediyor, itham ediyor ve ardından da cezalandırıyorlar. Bu hukuksuzluk, her konserimiz için yeni riskler üreterek devam ediyor.

Sahnede 54 yılınız geçti, pek çok iktidar gördünüz, pek çok darbeye şahit oldunuz. Yaşamınızı ve mesleğinizi yapmakta en zorlandığınız dönem hangisiydi ve neden?

Evet ben yarım asrı geçkin bir süredir sahnelerdeyim. Bu güne kadar ise, ülkenin en kritik siyasi süreçlerini, muhtıraları/darbeleri, milli-cephe hükümetlerini, koalisyonları yaşayarak geldim. Meslek hayatım boyunca sansürcü, yasakçı, baskıcı, sahipsiz ve ilgisiz dönemler yaşadım ama, sanat-sanatçı ve sanat kurumları üzerinde özellikle bu son 10-15 yıldır uygulanan yasakçı/baskıcı politika ve yapılan tahribat, diğer dönemlerden uzak ara önde gitmekte. Çünkü, özellikle bu iktidarın sanata ve sanatçıya yönelik en ufak bir katkısı, samimi bir sevgisi, sahiplenmesi olmadı. Sanata ve özellikle muhalif sanatçılara karşı dinmek bilmeyen bir öfke taşıdıklarını düşünüyorum. Sanatın ve onun en değerli kurumlarının, (opera, senfoni, bale, tiyatro gibi) hiç bu kadar acı çektiğini, küçümsendiğini, sahipsiz kaldığını ve hatta tasfiye edildiğini gördüğümü, yaşadığımı hatırlamıyorum. Sanat için ve ülke genelinde köklü bir yatırım yapıldığını, kalıcı bir sanat politikasının güvence altına alındığını, ulusal ve uluslararası bir sanat stratejisi yürütüldüğünü, sanatın ve sanatçının teşvik edildiğini, desteklendiğini, onurlandırıldığını neredeyse hiç görmediğimi söyleyebilirim. Bunca yıldır koskoca ülkede zenginlik yaratacak, iyi projelendirilmiş tek bir müzik, resim, heykel, tiyatro merkezi vb. açılmadığını görmek, tek bir konservatuvar inşa edilmediğini bilmek, var olanların bütçelerini kesmek dahil, sanata karşı yaşanan bu sevgisizliği düşündüğümüzde, gelinen durumun ne denli vahim olduğunu anlatmak, hiç de abartı olmayacaktır.


Türkiye’nin içinde bulunduğu bu baskıcı ortamdan çıkması sizce nasıl mümkün olur? Örneğin bu anlamda yeni nesil dediğimiz genç insanlara baktığınızda bir umut yeşeriyor mu sizde?

Türkiye’nin içinde bulunduğu bu baskıcı ve gergin ortamdan çıkması kolay değil ama mümkün. Bunun en etkin yollarından birisi, gençliği kazanmaktan geçmekte. Her türden kuşatmayla muhatap olmaları, yarınsız bırakılmaları, güvencesiz ve çoğunlukla işsiz olmaları nedeniyle gençlerin, iktidara yönelik müthiş bir politik öfke kuşandıklarına ve ilk seçimlerde, bu tercihlerini iktidar karşıtlığı olarak yansıtacaklarına inanıyorum.

Sol-sosyalist-demokrat muhalefetin etkin siyasi parti ve aktörleri, demokrat ve özgürlükçü sivil toplum örgütleri, sınıf ve emek eksenli sendikalar, özellikle gençlere yönelik bu gerçekçi sahiplenmeyi sağlayabilirlerse, umut oldukça yükselecek demektir. Çünkü, temel çelişkilerin bu denli yoğunlaştığı, derinleştiği baskıcı durumlarda yeni ve özgürlükçü bir umudun yeşermesi, kaçınılmaz bir gerçeklik olarak tarihteki yerini alması olasılığı, oldukça yüksek.

Bir röportajınızda Yalıçapkını şarkınızın bir hikayesi olduğundan bahsetmiştiniz, neydi bu hikaye?

Yalıçapkını’nın birden çok hikayesi ve başarısı var aslında. Dünyada dört türü olduğu söylenen Yalıçapkını’nın, ülkemizde dört türünün de bir arada yaşadığı bir gerçektir. Çukurova’nın Kırmıtlı beldesinde bulunan bir su havzasında kuş gözlemcileri, hepsini bir arada görüntülemeyi başarmışlardır. Bu şarkı bana ve ülkemize, uluslararası bir müzik yarışmasında en prestijli müzik ödüllerinden birini kazandırdı. 24 ülke arasında yapılan bu yarışmada, dünya birinciliğinin de üzerindeki ve beş yıldır hiç kimseye verilmeyen GrandPrix ödülünü elde ettik. Bu eseri hiç kimse bilmiyorken, yani henüz yayınlanmadan önce, ilk kez Rize’de bir kayıkhanede dostlarıma çalıp söylemiştim. Çok beğenilmişti ve ardından gece boyu, belki onlarca kez çalınıp söylendi. O zaman Rizeli dostlarım bana ”uşağım bu şarkı var ya, kesin birinci olacak” diyerek tepki vermişlerdi ve ardından bu şarkı dünya birincisi oldu. Ben de vefa duygumu, bu eserimizi albümde Rize’li dostlarıma ithaf ederek ifade etmiştim. “Yalı Çapkını” diye iki kelime halinde, ayrık yazmıştı basın bir ara manşetinde. Bu manşet ile bana bir gönderme yapılmıştı. İzmir Karşıyaka’da yalıya çok yakın oturduğum için, bir çapkınlık göndermesiydi bu. Ben de “bu kuşun adı tek kelime olarak yazılır. Yalı’da çapkınlık yapan birini anlatmaz” diyerek o günkü ucuz ve alaycı oyunlarını bozmuştum Yalıçapkını ile.

Yalıçapkını şarkısı gibi, hikayesi sizi çok derinden etkileyen başka şarkılarınız var mı? Varsa bir şarkının daha hikayesini anlatmanız mümkün olur mu?

Elbette var. Çünkü bir besteci, neredeyse her eserini bir hikayeden yola çıkarak yazar. “Bilmelisin” adlı eserimi, değerli dostum Ahmet Kaya’nın ölümünün ardından, defnedildiği Paris Le Pere Lachaise’de mezarı başında yazmıştım. Şarkının sözleri şu şekildeydi:

“Bu yol bizim yolumuzdur,
gidip geri dönmemek var.
Sıra kimde belli olmaz,
geri dönüp görmemek var..,

Sana hoşçakal diyemem
ama şimdi gitme vakti.
Yüreğimde çanlar vurur,
kalbim sökülüyor sanki…”

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ